Türk Dış Politikasında 1950′li Yıllar

Kitabın Adı Türk Dış Politikasında 1950′li Yıllar
Kitabın Yazarı Prof. Dr. Hüseyin BAĞCI
Yayınevi ve Adresi Metu Press İnönü Bulvarı, Odtü Yerleşkesi ANKARA
Basım Yılı 2001
KİTABIN ÖZETİ
Demokrat Parti Dönemi Türk Dış Politikasının incelendiği bu kitap için, yazar hem yurt içi hem de yurt dışında çeşitli inceleme ve araştırmalar yaptığını belirtmiştir. Bu inceleme ve araştırmalarda özellikle Washington ve Londra’daki Public Record Office, British Library, Institute for International Strategic Studies, Library of London School of Economics, National Archives of the United States, Library of Congress, Institute of Turkish Studies gibi kurum ve kuruluşlardan yararlanılmıştır. Yazar ayrıca çalışması için hem Türk hem de yabancı çok sayıda kişi ile bizzat görüştüğünü ifade etmektedir.
Kitabın birinci bölümünde; Türkiye’nin Batı İttifakına Girişi, ikinci bölümünde Menderes Hükümetinin Öncülüğünde Türkiye’nin Ortadoğu Politikasındaki “Yeni Yönelişi”, üçüncü bölümde ise “Kıbrıs Sorununun” Ortaya Çıkışı ve Menderes Hükümetinin Kıbrıs Politikası ve Sonuç anlatılmaktadır.
Kitap, Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950′de seçimleri kazanıp iktidarı Cumhuriyet Halk Partisinden devralması ile başlamaktadır. İncelenen dönem 27 Mayıs 1960′ta, Menderes hükümetinin iktidardan düşürülmesine kadar geçen dönemdir. Kitapta İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren olaylar ve kararlar da ayrıntılı olarak değerlendirilmektedir.Kitabın ana teması, yazarın “Menderes Dönemi” olarak tanımladığı bu on yıllık süre içerisindeki Türk Dış Politikasının temelleri, gelişmesi ve uygulanmasıdır. Bu haliyle kitap Türkiye’de dış politika üzerine yapılan ilk “dönem çalışmalarından” biridir.
Birinci bölümde Türkiye’nin NATO’ya katılması incelenmektedir. Özellikle, o dönemde Türk-Amerikan ilişkileri ve Menderes Hükümetinin Kore’ye asker gönderme kararı anlatılmaktadır. Yazar Türkiye’nin NATO ittifakı içine alınmasını, Menderes Hükümetinin en büyük başarısı olarak değerlendirmektedir. Bu bölümde ayrıntılı olarak anlatılan bir diğer konu da ABD’nin Ankara Büyükelçisi Mc Ghee’nin, Türkiye’nin NATO’ya dahil edilmesi sürecinde Avrupa ülkelerinin yoğun tepkilerine karşı gösterdiği çabalardır.
İkinci bölümde Menderes Hükümetinin Orta Doğu ve Balkan Politikaları incelenmektedir. Yazar özellikle Menderes Hükümetinin Orta Doğu politikalarındaki “Yeni Yöneliş” ve onu ortaya çıkaran faktörler üzerinde durmaktadır. Orta Doğu’da “aktif politika” istemleri ve “Büyük Birader” politikası arayışları ve Bağdat Paktının kurulmasına varan gelişmeler değişik açılardan değerlendirilmektedir. Balkan Paktının kuruluşu ve bu paktın Menderes Hükümetinin Orta Doğu politikası için olan önemi de ayrıntılı olarak bu bölümde anlatılmaktadır.
Bandung Konferansı ve Menderes Hükümetinin o dönem bağımsızlığını yeni kazanan eski sömürge ülkeler arasında moda olan ‘tarafsızlık’ politikasına niçin sıcak bakmadığı da ikinci bölümde yer almaktadır. Yazara göre bunun temel nedeni Türkiye’nin o dönemdeki ulusal güvenlik anlayışıdır. Bu çerçevede Orta Doğu’daki krizli yıllar (1957-58) ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur. Benzeri şekilde, Eisenhower Doktrini çerçevesinde ve 1956 yılında yaşanan Süveyş Bunalımı ile 1957 Türkiye-Suriye krizi esnasında, Türk ve Amerikan çıkarlarının ne dereceye kadar örtüştüğü de değerlendirilmektedir.
Üçüncü bölümde ise Menderes Hükümetinin Kıbrıs politikası irdelenmektedir. Yazara göre, Menderes Hükümetinin diplomatik ve hukuki önlemler alma gereğini duyması, Fatin Rüştü Zorlu vasıtasıyla, ancak Kıbrıs Sorununun Yunanistan tarafından Birleşmiş Milletlere getirilip uluslar arası bir boyut almasından sonra olmuştur. Dışişleri Bakanı Zorlu tarafından kurulan Kıbrıs Komisyonunun adadaki Türk güvenlik çıkarlarını dünya kamuoyuna nasıl anlatmaya çalıştığı yine bu bölümde yer alan konular arasındadır. Yazar ayrıca İstanbul’da 6-7 Eylül 1955′te meydana gelen Yunan karşıtı olayların aynı komisyon tarafından dünya kamuoyuna nasıl anlatılmaya çalışıldığını, bu olayların Menderes Hükümetinin iç ve dış politikalarında nasıl bir dönüm noktası haline geldiğini anlatmaktadır. Bu olaylar Menderes Hükümeti için gerek iç gerekse dış politikada önemli sorunlar yaratan ve prestij kaybına neden olan neticeleri de beraberinde getirmiştir. Öyle ki, ilk defa bu olaylardan sonra Başbakan Menderes’in popülerliğini yitirmeye başladığı görülmüştür.
Sonuç bölümünde yazar incelediği konuların kısa bir değerlendirmesini yapmaktadır. Yazarın Menderes Hükümetinin Kıbrıs politikasıyla ilgili değerlendirmesi şöyledir: “Demokrat Partinin Kıbrıs Politikası, planlanışı, uygulanışı ve ulaştığı sonuç bakımından kendisinden sonra gelen hükümetlere siyasi, diplomatik ve hukuki temel teşkil edecek bir baz oluşturmuştur.”

Toplantı Sanatı

Kitabın Adı Toplantı Sanatı
Kitabın Yazarı Richard J. DUNSING
Yayınevi ve Adresi İlgi Yayın Evi İstanbul
Basım Yılı 1989
KİTABIN ÖZETİ
Kitapta, bir toplantıdan nasıl iyi bir verim elde edilebileceği, toplantılarda yapılan yanlışlar ve bunların nasıl düzeltilebileceği bölümler hâlinde anlatılmaktadır.
Birinci bölümde; toplantılarda insanı sıkıntıya sokan, toplantıyı sıkıcı hale getiren unsurlar anlatılmış, çeşitli örnekler verilmiş ve ardından da bunlardan kurtulmak için çözüm yolları gösterilmiştir. Toplantılardaki sıkıcılığı ortadan kaldırmak için, toplantıdaki her bireyin öncelikle, toplantının niçin yapıldığını, toplantının süreci içerisinde neler olduğunu ve toplantıya katılanların bu hususlardan nasıl etkilendiğini bilmesi; toplantının zamanında başlaması ve bitirilmesi gerektiği tavsiye edilmiştir. Ayrıca, enerjinin harcandığı, hedefin belirlenmediği ve karşılıklı atışmaların olduğu bir toplantıdan sonuç elde edilemeyeceği de özellikle vurgulanmıştır.
İkinci bölümde, iyi bir toplantıdan örnekler verilmiş, toplantılarda başarılı olabilmek için, her üyenin kendi stiline göre verimli olması gerektiği, toplantıya katılan herkesin dürüst ve açık olması, başkasını güç duruma düşürmeden doğruyu söylemesi gerektiği, ayrıca her üyenin uyumlu, sıkılmayan ve başkasını küçük düşürmeyen bir yaklaşımda olması hususları üzerinde durulmuştur.
Üçüncü bölümde, bir toplantının nasıl yönetileceği, bu yönetim esnasında karşılaşılan zorluklar ve bunları yenme yolları çeşitli örneklerle anlatılmıştır. İnsanları yönetmenin makineleri yönetmekten daha zor olduğu, yöneticinin insanları ne kadar iyi tanırsa onları o kadar iyi yönetebileceği, dolayısıyla toplantılarda insan duygusunun ön plana çıktığı ve bu duygu boyutunun toplantının verimli olması için çok iyi kontrol edilmesi ve yönetilmesi gerektiği, ayrıca her toplantıda duygu boyutu olsa da açık konuşulması, açık konuşurken de ne istenildiğinin açık olarak belirtilmesi yine bu bölümde vurgulanmıştır.
Dördüncü bölümde, bir toplantının hangi amaç için yapıldığı, bu amaca uygun bir çalışma yapılması için nasıl bir toplantı modelinin oluşturulması gerektiği anlatılmıştır. Bunun için, toplantıya girmeden önce, toplantının amacı, kişisel olarak toplantıdaki hareket tarzımız, toplantının gündemi sırasındaki çalışma esasları, toplantının giriş, gelişme ve sonuç yönleriyle değerlendirilmesi, her toplantı üyesi tarafından verimliliği artırmak adına bilinmesi ve yapılması gerekenler olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca, toplantıda çalışmaların yolunda gitmesi için gerekli olan zaman ve yapılacak işler üzerinde de toplantının seyrine göre neler yapılması gerektiği anlatılmıştır.
Beşinci bölümde, toplantıya başkanlık eden kişinin konumu, rolü ve en önemlisi gücünden bahsedilmiştir. Başkanın bir toplantıyı verimli sonuçlar alacak şekilde yönetebilmesi için toplantıya çözümler ile değil sorunlarla başlaması, toplantıya katılan kişilerin ihtiyaçlarını öğrenmesi, alınacak kararlara herkesin katılımını sağlaması ve zamanı çok iyi denetlemesi gerektiği anlatılmıştır. Başkanın, amaçları saptamak zorunda olmadığı, ama belirlenmesine katkı sağlaması gerektiği, karar vermek zorunda olmadığı, ama zamanı gelince karar verilmesini sağlaması gerektiği vurgulanmıştır.
Altıncı bölümde, toplantıların verimsiz olması durumunda ne gibi değişiklikler yapılması veya nasıl önlemler alınması gerektiği üzerinde durulmuştur.
Yedinci bölümde, ticaret ve sanayii kuruluşlarında, sekizinci bölümde, resmi dairelerde, dokuzuncu bölümde, eğitim kuruluşlarında, onuncu bölümde, sağlık kuruluşlarında, on birinci bölümde, sosyal çevrede toplantı nasıl yapılmaktadır, verim alınması nelere bağlıdır, etkin toplantı için hazırlıklar neler olmalıdır, gibi unsurlar üzerinde örneklerle açıklamalar yapılmıştır.
Sonuç olarak, toplantılarda, eski alışkanlıklarımızdan hemen kurtulmamız gerektiği, günün ve gelişen olayların seyrine göre çözüm üretmemizin şart olduğu, ancak yenilikler takip edilip kararlar buna göre alındığında toplantıların verimli olacağı vurgulanmıştır.

Tarihte Ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi

Kitabın Adı Tarihte Ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi
Kitabın Yazarı Süleyman KOCABAŞ
Yayınevi ve Adresi Bayrak Yayınevi – İSTANBUL
Basım Yılı 1988
KİTABIN ÖZETİ :
1829′da bağımsızlığını kazanan Yunanistan ile tarih boyunca aramızın hangi nedenlerle barışık olmadığını ortaya koyan ‘Tarihte ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi’ uluslar arası platformda iki komşu devletin savaş derecesine varabilen ilişkilerini yeni kuşaklara sunmakta ve yaşanan tarihi aktarmaktadır.
Fransız ihtilâlinin tabii sonuçlarından olan Avrupa devletleri arasında bağımsızlık ve ulusçuluk fikirlerinin oluşumu, 1815 Viyana Kongresi’ne kadar bir çok siyasî sınırın değişimine yol açmış ve yeni bir Avrupa haritası meydana getirmiştir.
Genellikle Osmanlı devletinin egemenliği altında bulunan azınlıklara bu akımlar kendiliğinden gelmemiş, özellikle Napoleon Fransa’sı ve Çarlık Rusya tarafından derinden derine bu akımlar, Sultanın topraklarında kargaşalıklar çıkartmak üzere bilinçli olarak körüklenmiştir.
Bu kargaşalıkların biri de özellikle Fransa’nın sömürge edindiği Ege adalarında Rumlara ve Mora halkına, Panislâvist Rusya’nın Makedon ve Balkan ırklarını teşvikiyle Mora İsyanı, Navarin olayı, Balkan harpleri şeklinde vücut bulmuştur. 1829 bağımsız Yunan devletinin kurulması ile bu ayaklanmalar batılı devletleri amaçlarına ulaştırmıştır. Artık Hasta Adam için Avrupa macerası sona ermektedir. Ancak 1829′da dahi Yunanistan kendi devletini halkının çabalarıyla değil, kuvvetli Avrupa devletlerinin zorlaması ile kurabilmiştir. Bu bağlamda ‘Megalo İdea’ adlı Yunan ütopyası yine bu batılı güç odaklarının empozesi olarak değerlendirilmelidir. Megalo İdea hiçbir zaman Yunan milletinin kendi benliğinden doğan bir doktrin olmamıştır. Bu gerçeğe rağmen, bugün Yunan devleti bu fikri savunmak uğruna varını yoğunu vermekte, hatta parlamenter rejiminin tüm hükümet plânlarını iç ve dış siyasetinde bu kaide üzerine oturtmaktadır.
‘Düşmanımın düşmanı benim dostumdur’ tezini benimseyen Yunanistan ile tarih boyunca hep zıt taraflarda yer almışızdır. 1829 bağımsız Yunanistan’ın kurulmasından bu yana 1′nci ve 2′nci Balkan Savaşlarında, Türk İstiklâl Harbi’nde, Kıbrıs’ta bizzat Yunanlılar ile fiili savaş halinde bulunmuş ve hâli hazırda aramızda çözümlenemeyen ve sonucu savaşa varabilecek bir sürü sorun bulunmaktadır. Ne gariptir ki bu sorunlar Avrupa tarafından da iki yüzyıl boyunca çözüme bağlanamamıştır.
Bu sorunlara daha detaylı bakacak olursak; Türk İstiklâl Harbi’nde Yunan politikası Megalo İdeanın İngiliz-Fransız desteğiyle Batı Anadolu topraklarımıza sıçramasına şahit olduk. Başkentinin İstanbul ya da onların deyişiyle Konstantinapolis olacağı kutsal Bizans İmparatorluğunu tekrar diriltmek. Çok ilginç bir durum vardır ki, Yunan ırkının Bizanslılar ile yakından uzaktan bir kan bağı yoktur. Bizanslıların Latin Roma ırkından geldiği ve Büyük Roma İmparatorluğunun parçalanmasıyla bir Doğu Roma Devleti olarak ortaya çıktığı tarihi bir gerçektir. Yunanlılar ise Helen soyundan gelmekte olup farklı kültür ve ırk kökenine sahiptirler. Asıl Bizans mirasçıları İtalyanlar olmalıdır, Yunanlılar değil.
On iki ada ve Ege adaları sorunu; Trablusgarp ve Bingazi işgalleri üzerine bahsi geçen on iki adaları Ouchi Antlaşması ile geçici olarak İtalyanlara devrettik ama şartname ileri bir tarihte adaları geri alabileceğimizi içeriyordu. Araya giren Balkan harpleri ve 1′nci Dünya Harbi, İtalya’ya kuvvetli taraf olarak bu şartnameyi çiğneme hakkı doğurdu ve Lozan’da adaları İngiliz desteğiyle Yunanlılara devrettiler. Bugün ise Yunanistan, on iki ada ve adaları ve bunların karasularını kullanarak, Ege Denizi’ni bir Yunan gölü haline getirmeyi amaç edinmiştir. Bu amacını uygularken her zaman olduğu gibi uluslar arası antlaşmaları çiğnemekte bir sakınca görmemekte daha ilginci medeni Avrupa adeta buna göz yummakta, tavizkar davranmaktadır. Karasularını 12 mil, hava sahasını da bindirilmiş bölge hesabına göre yapan Yunanistan ile yakın geçmişimizde Ege Denizi üzerinde birçok it dalaşı ve sahil güvenlik restleşmeleri gündeme gelmiş hatta Kardak kriziyle iki ülke olası bir Türk-Yunan savaşının eşiğinden dönmüştür.
Kıbrıs; Türkiye’nin kanayan yarası. Adayı diğer tüm elde ettiği haklar gibi yine bir Avrupaî güç unsuru olan İngiltere’den devralan Rumlar, adada yaşayan Türk ırkının varlığından rahatsız olmakta ve tipik bir Yunan ideolojisine göre hareket edip, kendilerini adanın tek hakimi ilân etmektedirler. 1963′ten 1974′e kadar geçen sürede Kıbrıs’ta kasaplık yapmalarına göz yumulan Yunan ordusu ve Rum muhafızları ile milisleri 1974 Barış Harekâtı ile hak ettiğini bulmuş, çirkin yüzlerini bir kere daha dünyaya göstermişlerdir. Ama bu harekât bile bu ikilinin adayı kan gölüne döndürme ve ENOSIS’i gerçekleştirme çabaları babında kafalarındaki art niyetleri silmeye yaramamış belki de tam aksine iyice körüklemiştir.
Ülkemiz aleyhine yapılan her faaliyette desteğini esirgemeyen komşumuz,Türkiye’nin son yirmi yılına damgasını vuran güneydoğu olaylarına da ilgisiz kalmamış, PKK örgütüne her türlü maddi, manevî ve siyasal destekte bulunmuştur. Hatta daha da ileri giderek Avrupa Parlamentosunda ve Birleşmiş Milletlerde PKK’yı göklere çıkarmış, ülkemizi yayılmacı ve baskıcı politika izlemekle zan altında bırakmak istemiş, bu amacı altında başta Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesini yanına çekmekte başarı gösterebilmiştir.
Gördüğümüz gibi iç ve dış tüm politikası ve diplomasisi tamamen Türk düşmanlığı üzerine kurulu komşumuz Yunanistan’ın, yakın gelecekte de başka meselelerle dünya kamuoyu önüne çıkacağı ve eskilerini de sürekli açık bir yara halinde koruyacağı aşikârdır. Bu haliyle Yunanistan’ın, Türkiye’nin güçsüz anını bekleyip kollayan, pusuya yatmış kana aç bir leş yiyici gibi davrandığı ve sürekli etrafımızda bizi izlemekte olduğu gözden kaçmamalıdır.
Barış, Ege ve Akdeniz’de çok uzak olarak görülse de, komşumuzun artık bu tutumunu bırakıp dostça tavırlar göstermesi durumunda her zaman kendisine uzanan bir Türk eli bulabileceği aşikârdır.

Türk’ün Ateşle İmtihanı

Kitabın Adı Türk’ün Ateşle İmtihanı
Kitabın Yazarı Halide Edip ADIVAR
Yayınevi ve Adresi Atlas Kitap Evi
Basım Yılı 1982
KİTABIN ÖZETİ
İstanbul’un işgalinden sonra, işgal kuvvetleri ve azınlıklar Türk ahaliye çok kötü davranırlar. Halk ümitsizlik içindedir. Yöneticilerde ülkenin geleceği ile ilgili fikir birliği oluşmamıştır. Osmanlı Meclisi kapanmıştır. Doğu Anadolu’da kurulması muhtemel Ermeni devletine karşı halk silâhlandırılmaktadır. Bu bölgede büyük kargaşa yaşanmaktadır. Anasız ve babasız çocukların çoğunlukla Ermeni veya Türk çocuğu olduğuna çoğu zaman karar verilemiyor, kayıtlarında büyük yanlışlıklar yapılıyordu. Kurulan komisyonlar ayırım işini yapamıyorlardı. Bu arada İzmir işgal edilir. Bu işgal çok büyük üzüntüye neden olur. Bunun üzerine İstanbul’da birçok toplantı düzenlenir. Halide Edip bu toplantılara konuşmacı olarak katılır. Bu toplantılar, Millî Mücadele için zemin hazırlar. İzmir’in işgalinden bir gün sonra 16 Mayıs’ta Mustafa Kemal, doğudaki kargaşaya son vermek için, hükûmet tarafından 9′ncu Ordu Müfettişi olarak görevlendirilir. Mustafa Kemal gizliden gizliye, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Rauf Bey ile anlaşır. Miralay Refet Paşa ve Albay Arif Bey, Mustafa Kemal ile birlikte hareket ederler. Amasya’da ilk tarihi toplantıyı yaparlar. Arkasından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapılır. Anadolu’da bir diriliş hareketi başlar. Millî Hükûmetin kurulması çalışması hız kazanır. Halide Edip ve bir grup arkadaşı İstanbul’dan binbir güçlükle kaçarak Anadolu’ya geçerler. Ankara’nın yolu tehlikelerle doludur. İstanbul’da işgal güçlerinden kaçan vatanseverler Anadolu’da hem azınlık çetelerinden, hem de padişah yanlılarından saklanmak zorunda kalırlar. Bu grup Ankara’ya ulaşır. Orada Mustafa Kemal tarafından karşılanır. Millî Mücadele için bir çok hazırlık yapılmasına rağmen ne dış dünyaya, ne de ülke içine duyurulamıyordu. İlk iş olarak Yunus Nadi ile Halide Edip Anadolu Ajansını kurar. Böylece millî hareketin anlamı duyurulmaya başlanır. Artık Ankara, Millî Mücadelenin merkezidir. Bu arada TBMM açılır; Mustafa Kemal başkan seçilir.
Anadolu’nun her yanında yeni oluşmuş, şekil almamış düşünceler arasında mücadeleler devam ediyor, her yerde kardeş kanı dökülüyordu. Bu isyan ve kargaşalar bastırılır. Batı Cephesinde birçok savaş yapılır. Atatürk, 5 Ağustos 1921′de Başkomutan seçilir. Tüm yetki Mustafa Kemal’e verilir. Düşman Polatlı’ya kadar gelmiştir. Sakarya Irmağının kıyılarında ordumuz tertiplenir. Yunanlı işgal ettiği bölgelerde halkın namusuna ve canına kastetmektedir. Türkler angarya olarak çalıştırılıyordu. Birçok çatışmadan sonra uygun an yakalanır. Düşman çekilmeye zorlanır. Düşman çekilirken Yunan mezalimi had safhaya ulaşmıştı. Kadınların ırzına geçiliyor, evler yakılıyor, hayvanlar öldürülüyordu. Polatlı’da yapılan mezalimi incelemek için bir şube kuruldu. Bu şubenin başına Halide Edip getirildi. Şubede Yakup Kadri, Yusuf Akçora, bir teğmen ve bir de fotoğrafçı bulunmaktaydı. Yunanlıların bu köylerdeki hareketi aklını kaçırmış insanların hareketiydi. Görülen manzara korkunçtu. Kirletilen kadınlar, yakılan evler ve öldürülen hayvanlar… Bu bir vahşetti.
Yunanlı çekilirken ne Yunanlı, ne de Türkler ölülerini gömmeye fırsat bulamıyordu. Her taraf yanmış insan cesetleri ile doluydu. Yunanlılar köy ve kasabaları ateşe vererek İzmir’e gelirler. Fakat komutanları esir düşer. Türk ordusu da Yunan ordusunun arkasından İzmir’e girer. Artık Yunan Anadolu’dan kovulmuştur. Halide Onbaşı, İstanbul’a dönmenin zamanının geldiğine inanıyordu, sevinçliydi. Halide Edip yola çıkar. Yol boyunca Anadolu’nun yıkılmışlığı evsiz, barksız, aç, perişan insanların ortalıkta dolaşması Halide Hanımın dönüş sevincine engel olur. Her yerde Yunanın yaptığı zulmü dinler; Bu üzüntülerle İstanbul’a ulaşır.
Bu kitapta İstanbul’un ve Anadolu’nun işgali, Millî Mücadele akıcı bir dille anlatılmaktadır. Her Türk gencinin yakın tarihini bilmesi açısından faydalı bir kitap olduğu değerlendirilmektedir.

Türkiye Ve Ortadoğu

Kitabın Adı Türkiye Ve Ortadoğu
Kitabın Yazarı Osman Metin ÖZTÜRK
Yayınevi ve Adresi Gündoğan Yayın Evi, Ankara
Basım Yılı 1997
KİTABIN ÖZETİ
Türkiye’nin savunma ve güvenlik ihtiyaçlarının dünyadaki genel gelişme çizgisinden farklı olarak her geçen gün bir öncekine göre arttığı, ülkedeki siyasal ve ekonomik istikrarsızlığın buna önemli ölçüde katkıda bulunduğu ve içinde bulunulan coğrafyanın Türkiye açısından getirdiği bazı dezavantajlara değinen kitapta; Orta Doğu; Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, İran, Irak, İsrail ve Suriye’nin dış politika hedefleri açısından, Türkiye merkezli olarak sosyal, siyasal, ekonomik ve askeri yönleri ile değerlendirilmiştir.
Yazar konuyu üç ana başlıkta incelemiştir. Özellikle 1990 sonrası dönemde Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinin işlendiği Birinci Bölüm’de Orta Doğu neresidir? sorusuna cevap verilmiştir. Bilindiği üzere bu konuda değişik kaynaklarda değişik tanımlamalara rastlanmaktadır. Yazar bölgeyi; kuzeyde Türkiye, doğuda İran, güneyde Arabistan yarımadası ve Sudan, batıda ise Mısır ile sınırlanan bir coğrafya olarak nispeten dar biçimde tanımlamıştır. Bu çalışmada ise Türkiye’yi yakından ilgilendiren bölgeler üzerinde durmuştur.
Soğuk Savaş sonrası dönemin sıkça ifade edilen değeri küreselleşme ile birlikte, bu dönemde yükselen ve bölgesel düzeyde de olsa krizlere ve çatışmalara neden olan etnik, dinsel, kültürel farklılıklar, üzerinde durulması gerekli olgular olarak tespit edilerek bölge politikalarına etkisi incelenmiştir. Bölgede çok uzun zamandan beri var olan terorist faaliyetlere değinilmiş ve bu kapsamda Suriye’nin su sorunu nedeniyle teröre verdiği destek ele alınmıştır.
1991 yılı Ekim ayı içinde Madrid’de toplanan Orta Doğu Barış Konferansı ile birlikte başlayan barış sürecinin getirdiği yeni açılımlar ve bunun gerisindeki nedenler açıklanmış, ilgili ülkelerin iç politikalarındaki problemlerinin dış politikalarına nasıl yansıdığı üzerinde durulmuş ve bunun söz konusu barış süreci üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri değerlendirilmiştir.
Soğuk savaş sonrası dönemde artan belirsizliklerin, giderek sertleşen dinsel ve etnik hareketlerin, Hazar petrolleri ve ortak bölgesel çıkarların Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri’ni birbirine zorunlu olarak yakınlaştırdığı Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa ile olan uzunca bir zamandan beridir girmiş olduğu politik ve ekonomik rekabetin, İsrail’in bölgedeki yalnızlığının ve Türkiye’nin yarım yüzyıllık laik demokratik ilkeleri benimsemiş bir Müslüman müttefik ülke olma özelliğinin bu yakınlaşmayı desteklediği konusuna yer verilmiştir.
İkinci Bölümde İran ve Suriye’nin etnik, dinsel, ekonomik, askeri yapısı ve bunun dış politika üzerinde halihazırdaki etkisi ile önümüzdeki dönemlerde ortaya çıkabilecek muhtemel yansımaları değerlendirilmiştir. İran’ın 61 milyon olan nüfusunun 25 milyonunun Türk kökenli olduğu ve Körfez Savaşından sonra büyük çapta silâhlanmaya para ayırdığı vurgulanan olgulardan önemlileridir. Dünya petrol rezervinin önemli bir bölümüne sahip olan İran’ın dinsel rejimle yönetiliyor oluşu, terörizme verdiği destek ve rejim ihracı çabalarının batıda endişe ile karşılandığı vurgulanmıştır.
Yazara göre; bölgeden dünyaya petrol akışının kesintiye uğramamasını arzu eden Amerika Birleşik Devletleri bu tür bir kesintiyi kendisi açısından da tehdit olarak algılamaktadır. Türkiye’nin doğu ve güney komşularının antidemokratik yönetimleri ve irrasyonel politikaları Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını artırmıştır.
Suriye’nin teröre verdiği desteği su sorunu ve Hatay ile ilişkilendiren yazar, Orta Doğu barış sürecinin başarıya ulaşması durumunda Suriye’nin ilgisini Türkiye üzerinde yoğunlaştırabileceğini, SSCB’nin dağılmasından sonra yalnızlığa düşen bu ülkenin durumunun iyi analiz edilmesinin ve önleyici politikalar üretilmesinin gerekliliği üzerinde durmuştur.
Kitabın üçüncü ve son bölümü Kuzey Irak’taki gelişmelere ve Çekiç Güç’ün bu bölgedeki faaliyetlerine ayrılmıştır. Körfez Savaşı’ndan sonra 36ncı paralelin kuzeyinde kalan ve Irak hükümetinin etkinlik alanından fiilen çıkarılmış olan Kuzey Irak bölgesinin neden Türkiye’yi doğrudan ilgilendirdiği belirtilerek, 1990′dan sonra hız kazanan PKK terörü ile, bölgede etkin konuma sahip olan iki büyük Kürt grubu olan KYP ve KDP’nin hedefleri, aralarındaki güç mücadeleleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye ile ilişkileri üzerinde durulmuştur.
Kuzey Irak konusuna İran’ın gösterdiği yakın ilgiye karşılık Suriye’nin daha geriden izleyen bir tutum takınmasını dış politikadaki önceliklerinin farklılığına bağlayan yazar, Türkiye’nin Kuzey Irak konusunda belirgin olarak ortaya konmuş bir politikasının bulunmadığını belirtmekte ve sık sık gündeme getirilen bağımsız Kürt devleti kurulması söylemlerine karşı Irak’ın toprak bütünlüğüne sahip çıkılmasının özel önemine dikkat çekmektedir.
Irak’ın parçalanmasının Türkiye yönelik bölücü terör siyasi destek sağlayacağı, ayrıca Arap ülkelerinin Türkiye’ye yönelik olarak Türkiye – İsrail ilişkileri nedeniyle zaten var olan olumsuz tepkisini artıracağı değerlendirilmiştir.
Kuzey Irak’ta görev yapan Çekiç Güç’ün ortaya çıkış nedenleri, askeri yapısı komuta bağlantıları ve görevinin neler olduğu konusu genel mahiyette ele alınarak açıklanmıştır.
Üçüncü Bölümün son alt başlığı ise Türkiye ile güney komşuları Irak ve Suriye arasında Fırat ve Dicle sularının kullanımına ilişkin olarak ortaya çıkan su sorunu ile Orta Doğu ülkelerinin içme suyu ihtiyacının karşılanmasına yönelik olarak 1980′li yılların ikinci yarısından sonra gündeme gelen ve Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin sularının boru hatları ile Arap yarımadasına kadar götürülmesi anlamına gelen Barış Suyu Projesi’ne ayrılmıştır.
Su sorunları kapsamında şimdiye kadar yapılmış olan anlaşma ve protokollerden söz edilerek, gelinen durumda Türkiye ve Suriye’nin sorunun çözümüne ilişkin tezleri açıklanmıştır.