bir çiçek bin sevgi

KİTABIN ÖZETİ :
Öykünün kahramanları güzelliği ile prens Albert’in kalbini çalıp onunla evlenen, son derece ihtiraslı, genç ve yakışıklı erkeklere zaafı olan Aline Longston ve onun avlarından biri olan, bütün kadınların hayran olduğu Dük Tynemount‘tur.

Kontes Aline Longston, Buckıngham Sarayı’nda yapılan bir baloda Dük Tynemount ile karşılaşır. Dük ilk bakışta kontese karşılık vermemeye çalışırsada Contusion güzelliği karşısında isteklerine boyun eğerek, Kontesle tutkulu bir aşk yaşamaya başlar.

Kontes’in kocası Prens Albert, durumdan şüphelenmiş gibi olduğunda, Kontes onu öyle iyi idare eder ki, Prens böylesine mükemmel bir kadınla beraber olduğu için içi huzur dolar ve kendini çok şanslı görür.
Ancak Contusion’un bu sefer ki aşkı hiçbirine benzemez, Dük Tynemount’an ayrılamaz ve onunla sürekli görüşmek ister. Bu arada Kraliçe Dük Tynemount’u çirkin yeğeni Prenses Sophie ile evlendirme planı kurmaktadır. Kraliçe’nin bir emrini yerine getirmemek büyük bir saygısızlıktır ve böyle bir emrin Dük Tynemount’a yöneltilmesi karşısında Dük’ün yapacak bir şeyi kalmayacaktır.
Bunu öğrenen Kontes, Dük’ten mahrum kalmamak için onu Kocası Prens Albert’in yeğeni,ailesini kaybetmiş olan kocasının baktığı Honora ile evlendirmeye karar verir ve fikrini Dük’e kabul ettirir.
Honora çok güzel ve çok zeki bir genç kızdır. Kontes onu uzun yıllar görmemiştir. Honora’yı görünce kıskanır ve Dük’le evlenmesi gerektiğini aksi halde rahibe okuluna gönderileceğini söyler. Honora çaresiz kabul eder.
Böylece Dük‘le, Honara birbirlerini sevmeden evlenirler. Ancak contusion hesapları tutmaz. Çünkü Dük, Honora‘yı tanıdıkça aralarında bir aşk başlar.
Dük’ün hayatında ilk defa böyle masum, güzel yaşam dolu, iyilik meleği gibi bir kızla beraber olmuştur. Honora’dan sonra yaşamı renklenmiştir ve daha önce hiç yaşamamış olduğu duyguları yaşamıştır.
Kontes bu sefer ağır bir yenilgi almıştır. Dük aradığı gerçek aşkı bulmuştur.

Tercih

Kitabın Adı Tercih
Kitabın Yazarı Russell D. ROBERTS
Yayınevi ve Adresi Liberte Yayınları, Ankara
Basım Yılı 1994
KİTABIN ÖZETİ
Tercih, Amerika ve Amerikan iş dünyasının karşı karşıya olduğu önemli uluslararası ekonomik sorunlara kışkırtıcı ve tuhaf bakışıyla tüm kuralları altüst ediyor. Tercih’in ana karakteri, bir on dokuzuncu yüzyıl ekonomisti Ricardo’nun hayaleti. Ricordo, melek kanatlarını alabilmek için bir Amerikan televizyon imalat şirketinin genel müdürünü, yerel televizyon endüstrisini yok etme pahasına bile olsa ithalatın Amerika için iyi olduğuna ikna etmek zorundadır. Tercih, iktisat jargonunu kullanmadan uluslararası ticaretin iş hayatını ve günlük yaşantımızı nasıl etkilediğine ilişkin okuyucuya yeni bir perspektif kazandırıyor.
Bazı konular vardır her dönemde taraftar ve karşıt bulur. Serbest ticaret ile korumacılık taraftarlığı arasındaki çatışma da iktisat tarihi kadar, hatta ondan da eskidir. İktisadın tarihi Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” ile başlar. Serbest ticaret mi korumacılık mı tartışmaları ise daha eskilere, Merkantilistler ve Fizyokratlar’a kadar geri götürülebilir.
Avrupa ve Amerika’da aralarında siyasetçilerin, ekonomistlerin ve diğer sosyal bilimcilerin de bulunduğu bir grup insan, yerel sanayi ve bu alanda çalışanların haklarını korumak amacıyla “korumacılık” felsefesini savunurken, diğer bir grup da daha yüksek refah, daha kaliteli, daha çeşitli ve daha ucuz mal için serbest ticaret felsefesini savunmaktadır.
Günümüzde serbest piyasa baskın gelmektedir, ancak buna rağmen insanlar bu konudaki kuşkularını tamamen yenebilmiş değillerdir. Bir yanda gelişmiş ülkelerin serbest ticareti, serbest sermaye hareketini ve serbest iş gücü dolaşımını öngören ulus üstü organizasyonlarla dünya ticaretini ve ekonomisini liberalleştirme girişimleri; diğer yanda dünyanın güçlü ülkelerine karşı birlikler kurarak direnmeye çalışan bölge ülkeleri. Bir yanda serbest ticaretin servet ve zenginlik kaynağı olduğunu ileri süren güçlü argümanlar; öte yanda, ekonomik güç birikiminin ancak korumacılıkla sağlanabileceğini savunan korumacı tezler.
Günümüz şartlarında ağır basan serbest piyasa ekonomisiyle birlikte Amerika 1960′tan bu yana oldukça değişti ve bu süre zarfında oldukça da zenginleşti. Bu değişimin tek nedeni de, Amerika’nın dış dünyaya kapılarını görece açık tutması değildir. Unutulmamalıdır ki 1993 Amerika’sı bile bir serbest ticaret dünyası değildir. Amerika son derece ayrıntılı ürün kategorilerine binlerce tarife ve kota uygulamaktadır.
Amerikanın yaşadığı bu zenginleşme sürecini ekonomide önemli yer tutan imalat sanayiindeki gelişmeyle örneklemek gerekir ise; imalat sektöründeki istihdamı %30 düzeyinde hatta daha yüksek düzeyde tutsaydı, Amerika daha fakir olabilirdi. Çünkü imalat sanayii de işlerin hepsi iyi para getirmez. 1960 ile 1990 arasındaki sürede düşük ücretli imalat sanayi Amerika’yı terk etti.
Arz talep dengesi. Daha çok sayıda ülkede, daha fazla insan fabrikalar inşa edip, işçilerini de o tesisleri çalıştırmaya yetecek kadar zeki ve disiplinli düzeye getirdiler. Bu kısmen artan eğitim sayesinde mümkün olmuşsa da, asıl belirleyici faktör, imalat sürecinde ortaya çıkan değişikliklerdi. Montaj işleri giderek daha fazla mekanikleştikçe düşük nitelikli işçiler için montaj daha kolaylaştı. İşte bu, teknolojik yenilik ve rekabetin ucuzlamasının başlıca nedeni olmuştur. Günümüzde ağır imalat sanayi Amerika gibi güçlü ülkeler tarafından yönlendirilmekle beraber az gelişmiş ülkelerde tesisleşmektedir. Bu da serbest piyasanın ve serbest güç dolaşımının beraberinde getirdiği bir sonuçtur.
Liberalleşen dünyada üretim biçimleri de değişmekte ve sınırlarını kırmaktadır. Örneğin televizyon üretmenin iki yolu vardır. Doğrudan yol ve dolaylı yol. Doğrudan yol, ülkende ve sana ait olan fabrika inşa ettirip, makineleri, hammaddeleri ve işçileri bir araya getirmek suretiyle televizyon üretmektir. Televizyon üretmenin dolaylı yolu ise, televizyon yerine başka bir şey, mesela ilaç üretip, onu satarak yerine televizyon almaktır. Japon ilaç sanayii, Japonya’nın ilaç ihtiyacının tamamını etkin biçimde karşılamaktan uzaktır, dolayısıyla Japonya ilacı Amerika’dan ithal ederken karşılığında televizyonu da Amerika’ya ihraç etmektedir. Görünürde televizyon imalatı gerçekleştiren Japonya aynı zamanda da ilaç da üretiyor sayılır. Aynı durum Amerika içinde geçerlidir. Amerika ürettiği ilacı ihraç ederek karşılığında televizyon ithal etmektedir. Ayrıca ülkelerin her şeyi bünyelerinde üretmelerine olanak yoktur. Olsa bile bu pek akıllıca değildir. Çünkü her şeyi aynı derecede iyi üretemezler. Her ülkede kaynaklar kısıtlıdır. Kaynaklardan kasıt sadece hammadde değildir. Aynı zamanda ülkenin insanları, onların bir günde çalışabilecekleri zamanı ve çalışma hevesleridir.
Tercih’ten çıkarılabilecek önemli bir sonuç da, Amerika tarafından dahi henüz tam olarak aşılamamış bir tartışma olan serbest ticaret – korumacılık tartışmaları, AB ile bütünleşme sürecinde olduğumuz, Gümrük Birliği anlaşması çerçevesinde birtakım yükümlülükler altına girdiğimiz, iç piyasada tekel ya da oligopol konumunda olan büyük grupların özel koruma talep ettikleri bir ortamda özellikle ülkemiz açısından da son derece önemlidir.

Şark Yıldızı Kitabı

Kitabın Adı Şark Yıldızı, Cilt: I.
Kitabın Yazarı Hikmet ILGAZ
Yayınevi ve Adresi Berikan Yayınları, Ankara
Basım Yılı 2001
KİTABIN ÖZETİ
Birinci Dünya Savaşı sırasında Van’da yaşayan bir ailenin serüvenini anlatan bu roman; o dönemde yaşanan Türk-Ermeni ilişkilerini, Ermenilerin Van’da çıkardıkları isyanları, bu isyanlar sırasında Türkleri nasıl katlettiklerini anlatmaktadır.
Eser, anılara ve yaşanmış gerçek olaylara dayandığı için âdeta tarihin romanı olmaktadır. Tarihî olaylar, anı-roman üslubunda aktarılmaktadır. Ermeni sorununun tüm çıplaklığı ile anlatıldığı bu eser, özellikle genç nesillerin o dönemde yaşananları olduğu gibi öğrenmesine vesile olmaktadır.
Van’da öğretmenlik yapan bir Türk ve onun ailesinin yaşadıkları esas alınarak, Van’da Türk ve Müslüman halkın savaş içinde çektiği sıkıntılar çok büyük boyutlara ulaşmış idi. Şehrin güvenliğini sağlamakla yükümlü olan bazı birliklerin de Kafkas Cephesi’ne gönderilmesi üzerine Van, tamamen Ermeni terör örgütlerinin insafına terk edilmiş oluyordu.
Ermeni terör örgütleri, şüphesiz bu fırsatı kaçırmadılar. Ermeni mahallesinden başlamak üzere isyan bayrağını açtılar. Bu arada, Türklerin yaşadığı bazı evleri ele geçirdiler. Vilayete saldırdılar. Valinin başkanlığında toplanan Türk halkı, kendi kendilerini müdafaa etmek için acilen bazı tedbirler aldılar. Bir evin bir bölümünü yaralıların tedavisi için hastane haline getirdiler.
Çok az bir kuvvetle ve profesyonel olmayan insanlarla şehri Ermenilere karşı savunmaya çalışan Türkler, canlarını, mallarını ve namuslarını korumaya çalışıyorlardı. Daha düne kadar birlikte yaşadıkları, Türklerin her türlü hak ve özgürlüğü tanıdığı komşuları Ermeniler, şimdi düşman olmuşlar, silâha sarılmışlar, “kırk asırlık Türk yurdu”nda bir Ermeni devleti kurmaya uğraşıyorlardı. Gözleri dönmüş gibi, kan akıtıyorlar, Türk ve Müslüman ahalinin her şeyine tecavüz ediyorlardı.
Bütün bunlara rağmen, çoluk-çocuk, erkek-kadın, genç-yaşlı, can havli ile düşmana karşı koymaya çalışan Türk halkı, yeni bir bela ile karşı karşıya kaldı. Bir süredir Kotur’u alarak burada duran Rus orduları, 1915 Mayıs’ının yedinci günü İran sınırını geçerek, Tımar-Saray-Muradiye güzergahından ilerleyerek Van’ı üç taraftan kuşattılar. Adilcevaz’ı da işgal ederek yakan Ruslar, Van’a dayandılar.
Van Türk halkı, valinin başkanlığında yaptıkları toplantıda şehri terk etme kararı aldılar. Bunun üzerine halk ikiye ayrıldı. Bir kısım insan hicrete evet derken, bir kısım insan da ne olursa olsun kalıp, ecdat yadigarı topraklarını kanlarının son damlasına kadar savunmak istediklerini bildirdiler.
Kalmak isteyenlerin gerekçeleri romanda Rasih Hoca’nın ağzından şu şekilde verilmektedir: “Bu binlerce masumun mübarek kanları vatanın bu parçasını millî tarihe kenetleyen vakur, muhteşem bir kahramanlık teşkil edecektir. Evlatlarımız, babalarının, analarının, kardeşlerinin şehit olduğu bu toprakların düşman elinde kalmasından utanarak gayretlerini artıracaklardır. Ne yapalım başka bir şeye iktidarımız olmadığı için biz de vatana olan borcumuzu kanımızla ödemeye çalışmaktayız…”
Romanın birinci cildi, bu göç olayının anlatımı ile sona ermektedir. Eser, çarpıtılan tarih ile bugün dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışan Ermenilerin gerçek yüzünü ve tarihte yaşanan o olaylarda gerçek mağdurun kimler olduğunu çok güzel bir şekilde aktarmaktadır.
Bütün bu özellikleri ile bu romanın en kısa sürede senaryolaştırılıp filminin yapılması gerekmektedir. Böylece hem iç hem de dış kamuoyuna “Ermeni Sorunu”nun ne olduğu daha iyi anlatılabilir.

Taif’ Te Ölüm

Kitabın Adı Taif’ Te Ölüm
Kitabın Yazarı Hıfzı TOPUZ
Yayınevi ve Adresi Remzi Kitap Evi, İstanbul
Basım Yılı 2000
KİTABIN ÖZETİ
Mehmet Efendinin 1822 yılında İstanbul’ da bir oğlu olur, adını Ahmet Şefik koyarlar. Çocuk her şeyden önce Kurân’ ı ezberler ve on yaşında hâfız olur. Birkaç yıl sonra da, on üç yaşında Divan-ı Hümayun, yani Başbakanlık kaleminde memuriyete başlar. Orada adını Mithat Efendi yaparlar. Mithat, Divan-ı Hümayundaki görevinin yanı sıra Fatih camiinde ünlü hoca efendilerin derslerini izler; Arapça, Farsça, mantık ve İslâm hukuku öğrenir, yani, tam bir dinsel eğitimden geçer. Mithat Efendi çalışkanlığı ile göz doldurur, 18 yaşında Başbakanlık yazı işlerinde üst düzeyde bir göreve getirilir. İki yıl sonra daha önemli bir görev için Şam’ a gönderilir. Oradan Konya’ya sonra Kastamonu’ya daha sonra da İstanbul’a tekrar döner. Taşra ve Rumeli kentlerinde değişik görevler alır. 25 yaşında Naima Hanım ile evlenir. Naima Hanım iyi eğitim görmüş güzel bir kızdır. Bu evlilikten bir yıl sonra Memduha adlı kızları doğar. Başka çocukları olmaz. Mithat Efendi Kırım Savaşı olurken İstanbul’dadır. İstanbul, Fransız askerleriyle doludur. Azınlıklar, Fransızların arkasından gitmekte ve onlarla dostluk kurmaya çalışmaktadır. Üst düzeydeki Fransızlar , Bâbıâlî’ye gelirler, biraz dil bilen memurlar ve çevirmenler onlara yaklaşarak konuşurlar.
Mithat Efendi dil bilmemenin ve batı kültürünün dışında kalmış olmanın kompleksiyle ezilir. Mithat Paşa, önceden tanıdığı Sadrazam Ali Paşa’ ya Avrupa’- ya dil öğrenmek için gitmek istediğini söyler.
Ali Paşa, Mithat Paşa’yı Avrupa’ ya gönderir. Önce Fransa sonra İngiltere’- de dil öğrenir; bilgi ve görgüsünü artırır. Avrupa kültürünü yaşayarak öğrenir, batı medeniyetini tanır. Batıda gördüğü yeniliklerin Osmanlı’da da olmasını arzular. Bunlardan en önemlisi “Kuvvetler ayrılığı” ilkesidir. Yani yönetimin, yargının ve yasamanın birbirinden ayrı tutulmasıdır. Mithat Paşa, tüm yaşamı boyunca bunu uygulamaya çalışır. Padişah’ın devlet yönetimine, yargı organlarına ve meclise karışmamasını savunur. Bir anayasanın oluşturulması için çok çalışır. Fransız ihtilâlinden sonra yayılan eşitlik ve adalet ilkelerinin en büyük savunucusu olur. Mithat Paşa, bütün siyasal yaşamına yön veren ilkeleri Fransa da öğrenir. Mithat Paşa, Fransa da Danıştay’ ı öğrenir. Danıştay’ın Osmanlı’da da olması için çok çalışır. Mithat Paşa 1958 yılında engin birikime sahip olduğuna inandığından Abdülmecit’in huzuruna çıkıp düşüncelerini arz etmek ister; ancak bu olanağı bulamaz. Tek konuşabileceği kişi Ali Paşa dır. Önerilerini Ali Paşa’ ya yapar, Paşa çok olumlu karşılar. Mithat Paşa’yı üst düzey memuriyetlere getirir, vezir yapar. Sonra Niş ve Tuna valisi yapar. Mithat Paşa her gittiği yerde çalışma ve başarıları ile büyük üne kavuşur. Bir süre sonra Mithat Paşa görüşmelerde bulunmak için İstanbul’ a çağrılır. Görüşmelerde danıştay fikri üzerinde durulur. Osmanlı’da olan Meclis-î Vâla’nın, Şûray-ı Devlet’e dönüştürülmesi fikri benimsenir. Fakat Padişah bu fikre sıcak bakmaz. Fakat, daha önceden Gülhane Hattı Hümayunu’nda batılılara bunun yapılacağı sözü verilmiştir. Abdülaziz ikna olur. Fakat şûraya azınlıkların da alınması fikri padişahı rahatsız eder. Buna rağmen 1868 yılında Şûray-ı Devlet kurulur. Mithat Paşa, Şûra’nın başkanlığına getirilir.
Ali Paşa ve Mithat Paşa, birlikte Padişahın yapacağı açılış konuşmasını hazırlarlar. Bu konuşmada padişah hiç istemeyerek şunları söyler:
“Eski zamanlarda düzenlenen kanunlardan yaralanmak artık mümkün değildir. Eğer o kanunlar ve nizamlar bugünün ihtiyaçlarına cevap verselerdi şimdi Avrupa’nın en uygun ve iyi yönetilen hükümetleri arasında bulunurduk.
Şimdi yeni kurduğumuz düzenle icra kuvvetini adlî, dinî ve kanunî kuvvetlerden ayırıyoruz”
Hangi mezhepten olurlarsa olsun bütün tebam, aynı vatanın evlâtlarıdır. Herkes dinî inancında serbesttir. Mezhep anlaşmazlıkları Osmanlı vatandaşlarını birbirinden ayıramaz…”
Devlet Şûrasının açılışı özellikle İstanbul’da olmak üzere bütün yurtta Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar tarafından coşku içinde kutlanılır. Beyoğlu o akşam bir bayram havası yaşar. Mithat Paşa Şûra-yı Devletin başkanı olarak çok mutludur. Bir yıllık görevi döneminde İstanbul’da Saray Mektebi’ni ve Emniyet Sandığı’nı kurar.
Ancak daha sonra Mithat Paşa, Ali Paşa ile ters düşer ve Şûra-yı Devlet başkanlığından alınır. Bağdat’a vali yapılır. Burada ikinci kez evlenir. Bağdat valiliğinde de çok başarılı olur. Bir süre sonra görevinden alınarak İstanbul’a çağrılır.
Bağdat valiliği sırasında Mithat Paşa hakkında bir çok dedikodu çıkar. Mithat Paşa padişahla görüşerek meselenin aslını arz etmek ister. Huzura kabul edilir. Mithat Paşa, Osmanlının çöküşünün durdurulması için vatandaşlar arasında hiçbir din, dil, ırk ayırımı gözetilmeksizin herkesin Osmanlı sayılması gerektiğine inanmaktadır. Tüm vatandaşların eşitliğinden yanadır. Çok uluslu bir yönetim kurulmasını savunur. Gülhane Hattı Hümayunundaki maddeler uygulanırsa Müslümanlarla gayri müslimler eşit haklara sahip olacaklar; böylece müslüman olmayan vatandaşlarında Osmanlıyı savunacaklarına inanır. Batı da uygulanan hak, adalet eşitlik ilkelerinin bizde de uygulanması gerektiğini Sultan Abdülaziz’ e arz eder. Bu görüşler Padişah’a uygun gelir. Padişah Mithat Paşa’yı Sadrazamlığa tayin eder. Mithat Paşa yaptığı incelemelerinin sonucunda Sarayın harcamalarında usulsüzlük yapıldığını fark eder. Böylece sarayla Mithat Paşa arasında ilişkiler sertleşmeye başlar, bir süre sonra da Sultan Abdülaziz tahttan indirilir. Sultan Murat tahta çıkarılır. Olaylar, Mithat Paşa’nın isteği doğrultusunda gelişir. Yeni Padişah darbecilerin her isteğine boyun eğer, devleti Mithat Paşa ve ekibi yönetir. Bu arada Sultan Abdülaziz intihar eder. Sultan Murat tahttan indirilir ve yerine Sultan Abdülhamit geçirilir. Abdülhamit’in tahta çıkması bütün yurtta büyük törenlerle kutlanır. Sultan Abdülhamit Meşrutiyet’i ilan sözü ile tahta geçmiştir, ama asıl niyeti başkadır. Giderek artan baskıcı bir yönetimle bütün ipleri eline almaya ve kendine karşı çıkan sesleri surturmada kararlıdır. Mitat Paşa ise Batı’daki aydınlanma düşüncesi, Fransız Devrimi ve Özgürlük mücadelesinden etkilenmiş bir grup aydınla birlikte, beşyüz yıllık bir İmparatorluğun yapısını değiştirmeyi ve çağdaş bir yönetim anlayışı getirmeyi amaçlamaktadır. Yeni padişah Sadrazam Rüştü Paşa ile Mithat Paşa’ yı görevlerinde tutmak zorundadır. Çünkü kendilerine minnet borcu vardır. Mithat Paşa, sultanı hiç bir zaman sevmez. Sultan ise kendisinden büyük ve devlet yönetiminde tecrübeli olan Mithat Paşa’ ya çok saygılı davranır. Zaman içinde Padişah Sultan Abdülhamit ile Mithat Paşa ters düşerler. Mithat Paşa azınlıkların kendi askeri birliklerini kurmasını ister, Padişah buna karşı çıkar. Mithat Paşa Avrupa’da öğrendiklerini uygulamak ister, bunun için koşulları zorlar. Mithat Paşa sürgün edilir, önce Girit, sonra Suriye valiliği görevlerinde bulunur. Suriye valisiyken İstanbul’ a davet edilir. Önce İzmir’e gelir. İzmir’de Saray kendisine suikast düzenletir. Mithat Paşa Fransız konsolosluğuna sığınır. Mithat Paşa, Fransa ile Osmanlı arasındaki ilişkinin gerilmesine neden olur. Tunus, Fransa ya bırakılırsa Mithat Paşa’ nın Osmanlıya iadesinin söz konusu olabileceği bildirilir. Osmanlı bu isteği kabul etmez. Yapılan pazarlıkta sonuç alamayan Fransız elçiliği de Mithat Paşanın konsolosluktan çıkarılmasını ister. Mithat Paşa teslim olur. Paşa, İstanbul’ a getirilir, yargılanır, idama mahkum olur. Ölüm cezası kaldırılarak Taif’e gönderilir. Artık cezasını burada çekecektir, fakat Taif’te birçok işkenceye maruz kalır ve bir süre sonra da sarayın görevlendirdiği kişiler tarafından boğularak öldürülür.

Türk Aynştaynı “Oktay Sinanoğlu Kitabı”

Kitabın Yazarı Emine BAYKARA
Yayınevi ve Adresi Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul
Basım Yılı 2001
KİTABIN ÖZETİ
Kitap, gazeteci-yazar, Emine ÇAYCI’nın Oktay Sinanoğlu ile yaptığı 435 sayfalık, uzun bir söyleşiden oluşmuştur. Ancak söyleşi bölümünün ardından Sinanoğlu’nun hayat hikayesi tarih sırasına göre verilmiştir. Ayrıca Sinanoğlunun yayınlanmış yüzlerce kitap, makale v.b. yayınlarının bibliyografyası kitaba eklenmiştir. Kitabın son bölümü, Sinanoğlu’nun hayatının çeşitli dönemlerine ait çekilmiş fotoğraflardan bir albüm ve yine Sinanoğlu hakkında yerli ve yabancı basında çıkmış haber küpürleri ve ona verilmiş ödüllerin belgelerinden oluşmaktadır.
Oktay Sinanoğlu, söyleşi boyunca kendisi, ailesi, mesleği, hayatı, gezileri, büyük projeleri, bilimsel ve sosyal konulardaki tespit, görüş ve yorumlarını aktarır.
Oktay Sinanoğlu, bir Türk bilimadamı olarak dünyada kendini kabul ettirmenin ötesinde, ürettiği teoriler, oluşturduğu kuramlarla kimya, fizik, biyoloji alanlarında çığır açmış bir insandır. Hayat hikayesi kısaca şöyledir: 1935 yılında Türkiye Eğitim Derneği, Yenişehir Lisesinde burslu olarak okudu ve okulu birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği eğitimi almak üzere ABD’ye gitti. Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesinin Kimya Mühendisliğini1956′da birincilikle bitirdi. 1957 yılında dünyaca meşhur bilimadamlarının yetiştiği MIT’de (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) Yüksek Kimya Mühendisi oldu. Yine Berkeley’de iki yılda Kimya Doktorasını tamamladı. Yale Üniversitesinde iken, 1963′te ABD’nin en genç profesörü oldu. Beraber çalışmaya başladığı ilk doktora öğrencilerinden yaşça daha küçüktü. Amerikada Yale, Harvard gibi iki üniversitenin iki kürsüsünde ders veriyor, ülkenin çeşitli şehirlerindeki üniversitelerine konferans ve seminerlere çağrılıyordu. Aynı anda dünyanın en tanınmış kimya, matematik ve fizik dergilerinde makaleleri yayınlanıyordu. Bir yandan da National Science Foundation, Ulusal Bilim Vakfı’nın araştırma projelerine katılıyordu.
Oktay Sinanoğlu kısa zamanda Kuantum Fiziği ve Kimyası, Moleküler Biyoloji ve Matematik alanlarında yüzlerce teorem geliştirdi. Dünya bilim literatürüne eşi benzeri az görülür biçimde katkılarda bulundu. ABD, Batı ve Doğu Almanya, Fransa , İsveç, Japonya, Hindistan, Rusya ve Meksika ve daha pek çok ülkeye bilimsel araştırmalar ve projeler için gitti. Üst düzeyde bilimsel ve devlet nişanları aldı. Devlet başkanlarının şeref konuğu oldu. Konferanslar verdi ve bilimsel toplantılara katıldı. Nobele aday gösterildi; öğrencisi Nobel ödülünü kazandı.
İstanbul’da 19 Ağustos – 5 Eylül 1964 tarihleri arasında sonradan Boğaziçi Üniversitesine dönüşecek olan Robert Koleji binasında ilk kez bir uluslar arası yaz okulu düzenledi. Kuantum ‘Nicem’ Kimyası üzerine yapılan bu yaz okulunda savaş sonrası ve soğuk savaş dolayısıyla birbirnden kopuk olan dünyanın dört bir yanındaki bilim adamlarını bir araya getirdi ve bu alandaki alışverişle bilimsel anlamda yeniliklere Türkiye’de adım atılmasını sağladı. Konferans bildirilerinden oluşan üç cilt çeşitli ülkelerde 30 yıl boyunca ders kitabı olarak okunmuş.1965′te İstanbul Yeşilyurt’ta Çınar Otel’inde Yüksek Enerji Fiziği üzerine, ikinci uluslar arası yaz okulunu düzenledi. 1969′da İzmir Urla’da ‘Atom Fiziğinde Yeni Yönler’ üzerine üçüncü uluslar arası yaz okulu düzenledi.
ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitelerinin kurucuları arasında yer aldı. 1968′de ODTÜ’de Kuramsal Kimya Bölümünü kurdu. 1973′de Boğaziçi Üniversitesi’nde danışman profesör olarak çalıştı. 1974′te Milli Eğitim Şurasına katıldı ve bilim ve teknoloji eğitiminin Türkçe olması gerektiği üzerine konuşmalar yaptı. 1994 -1995′ te Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Kimya Bölümünde profesör ve rektör danışmanı olarak görev yaptı. Halen aynı bölümde profesörlük görevini yürütmektedir.
Bilim dünyasında olduğu kadar özel hayatında da çok renkli bir kişiliğe sahip olan Sinanoğlu, yelkenlisi ile sık sık uzun okyanus gezileri yaptı, pilotluğu öğrenip uçuşlar yaptı.
Farklı zaman ve zeminlerde sürdürülen bu söyleşide Oktay Sinanoğlu bir çok konuda ilginç fikir ve düşüncelerini açıklamaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir: “Dünyada önemli bazı ülkeler, Türkiye’de kurulan bazı uluslar arası dernekler vasıtasıyla va bazı kişilerin özel çıkarları bu işe alet edilerek Türkiye’nin bilimsel gelişmesini önlenmeye ve baltalanmaya çalışılmaktadır. Türkçe’nin bilimsel araştırma dili olmaktan çıkarılması ve bunun yerine İngilizce yada bir başka yabancı dilin eğitim dili haline getirilmeye çalışılması ve hedefli bilimsel araştırmaların engellenmesi yada kösteklenmesi bu gayretlerin bir ürünüdür”.
Sinanoğlu’nun üzerinde durduğu konulardan bir tanesi de bilim adamlarının nasıl yetiştirileceği, bilimsel araştırma yöntemlerinin nasıl olması gerektiği hakkındadır. Bilimsel ürün ortaya koymanın ve bir eser meydana getirmenin yolunun, işin sonundaki maddi ödül ve gelirleri, bilimsel ünvan ve lakapları, tanınma ve ünlü olma gibi meyveleri düşünmeden çalışmak olduğunu anlatır.
Sinanoğlu’na göre “Bilimci; araştırıcı, sorgulayıcı ruhtaki insandır. Bilim ise, konserve kutusuna konmuş bilgilerin tümü demek değildir. Bilim canlı bir organizma gibidir; devamlı değişir, gelişir, yeni verileri tutmayan yerine yeni varsayımlar, kuramlar üretilir, onlar sürekli denenir, sınanır, sorgulanır, yeni verilerce çürütülmediği sürece yaşar. Hal böyle olunca gerçek bir bilimcinin kalıp kafalı, slogan kafalı, değişik düşüncelere kafası ve yeni olgulara gözü kapalı olması mümkün değildir. Araştırıcı, sorgulayıcı ruhla, bağnazlığın herhangi bir türlüsü bir arada bulunamaz”.
Sinanoğlu’nun yaşamı boyunca önemli bir özelliği de her zaman her platformda el üstünde tutulmasına ve ünlü olmasına rağmen, Türk milletinin kültürüne, diline tarihine ve değerlerine kendini sımsıkı bağlı hissetmiş ve bu bağlılığın bir gereği olarak yıllardır gözlemlediği, dış dünyayla karşılaştırarak, düşünerek vardığı sonuçları Türk halkının her kesimine, hiçbir ayırım yapmadan iletmeyi vicdan borcu olarak görmüştür. Türk milletinin değerlerini de dış dünyaya aynı heyecanla tanıtmaya çalışmıştır. Örneğin, Türk ve Japon kültürleriyle ilgili yaptığı karşılaştırma ve değerlendirmeler, Japonya’da büyük yankı uyandırmış ve iki kez Japonya’ya davet edilmiş ve Türk resmi heyetine başkanlık yapmıştır. Bu sırada yapılan görüşmelerin sonucu olarak İpek Yolu dizisi projesi ortaya atılmış ve Japonya’dan Türkiye’ye kadar sadece Japonca ve Türkçe konuşularak tarihi İpek Yolu güzergahı üzerindeki milletlerle iletişim kurulabileceğine Japonları ikna etmiş ve buralardaki ortak kültürün filme çekilerek sergilenmesini önermiştir. Japonlar bu projeye hayran kalmış ve gerçekleştirmişlerdir.
Sinanoğlu’nun değindiği ilginç konulardan bir tanesi de Avrupa ve ABD’de, zannedilenin tersine, kendi şahsi tecrübelerini anlatarak söz ettiği bilim hırsızlığının yaygın olduğudur. Bilim adamlarının üçüncü dünya ülkelerinden gelen genç, zeki ve dinamik ya da yalnız sahipsiz bilim adamlarının bilimsel ürünlerinin ve çalışmalarının gasp edildiğini ve bu alanda bilimsel mafya ve çetelerin oluşmuş olduğunu ileri sürmektedir.
Söyleşi boyunca Sinanoğlu’nun vurguladığı ana temalardan bir tanesi de Batı Dünyasının Türkiye üzerinde korkunç oyunlar oynadığıdır. Nedeni ise Türkiye’nin konumu, tarihi mirası, kültür mirası ve üstlenebileceği ekonomik ve siyasi rolün muazzam potansiyelin, batı dünyasını korkuttuğu gerçeğidir ve Türkiye’nin, toparlanıp en az Japonya gibi bir ülke olması korkusudur. Sinanaoğlu’na göre “Batı, Türkiye’yi karşısında bir daha büyük güç olarak görmek istemiyor. Dolayısıyla en yoğun yıkıcı etkinlikleri Türk milletinin köküne, kültürüne, diline ve geçmişine makas atılması üzerinedir. Üniversitelerimizde ve hatta orta öğretim kurumlarımızda İngilizce ile eğitim yapmanın sürekli empoze edilmesi (yabancı dil öğretimi değil) Türkiye üzerine oynanan oyunların en tehlikelisidir. Bu ancak sömürge ülkelerde görülebilecek bir durumdur; Ülkeyi içten fethetmenin en etkili yoludur.”
Kitap baştan sona heyecan dolu bir hayat hikayesini aktarmaktadır. Oktay Sinanoğlu akıcı konuşmasıyla okuyucuyu kendine bağlamaktadır. Okuyucu Türkiye ve dünyanın son elli yıllık panoramasını film izler gibi kitabı elinden bırakmadan okuyabilir.